...:::SanaL.Bosfforuma HoşGeldiniz:::....

Sanal.bosfforuma HoşGeldiniz
 
AnasayfaKapıGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap
En iyi yollayıcılar
FeRiDuN
 
yeshimm
 
aydınn
 
€réN
 
manyaaqxx
 
madboy35
 
$ule
 
ÖMER
 
wady
 
meco
 
En son konular
» alta ki kişinin nereli olduğunu tahmin etme
Paz Ocak 11, 2009 8:58 pm tarafından FeRiDuN

» Bir sonraki üyeyi tahmin edin ?
Paz Ocak 11, 2009 8:56 pm tarafından FeRiDuN

» xxX Üstteki Üyeyi Saçma bir nedenden Banlayın Xxx
Paz Ocak 11, 2009 8:55 pm tarafından FeRiDuN

» sonu ''on'' ile biten kelimeler :)
Paz Ocak 11, 2009 8:53 pm tarafından FeRiDuN

» son kelimeyi al başa koy:)
Paz Ocak 11, 2009 8:50 pm tarafından FeRiDuN

» arka sıradakilerde en çok hangi oyuncuyu seviyorsunuz?
Cuma Eyl. 26, 2008 10:40 pm tarafından FeRiDuN

» Şuan Hangi Şarkıyı Dinliyosunuz
C.tesi Eyl. 20, 2008 5:10 pm tarafından yeshimm

» İçinizden Bağırmak Gelse Hangi Cümleleri Söylerdiniz...
Çarş. Eyl. 17, 2008 4:38 pm tarafından ÖMER

» son harften isim turetmece
Ptsi Eyl. 15, 2008 9:31 pm tarafından FeRiDuN

Kimler hatta?
Toplam 2 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 2 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 49 kişi Salı Ağus. 30, 2016 9:21 am tarihinde online oldu.
Istatistikler
Toplam 36 kayıtlı kullanıcımız var
Son kaydolan kullanıcımız: arab

Kullanıcılarımız toplam 2231 mesaj attılar bunda 1709 konu
Aralık 2018
PtsiSalıÇarş.Perş.CumaC.tesiPaz
     12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31      
TakvimTakvim
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
Sinemalarda Bu Hafta

Sayaç


Paylaş | 
 

 Kitap Özetler | DestroyeR |

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
aydınn
Moderatörler
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 429
Yaş : 25
Nerden : istanbul
Ruh Haliniz :
Hangi Takımlısızı :
Kayıt tarihi : 25/08/08

MesajKonu: Kitap Özetler | DestroyeR |   C.tesi Eyl. 06, 2008 5:54 am

KİTABIN ADI........................Acı Kahve
KİTABIN YAZARI...................Agath a CHRISTIE / Dilek AKARİ
YAYINEVİ VE ADRESİ.............Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ......................Ma rt 1999

KİTABIN ÖZETİ :
Sir Claud Amory, bir fizik uzmanı idi ve uzunca bir zamandır atom
partiküllerinin hareketleri üzerinde incelemeler yapıyordu. Bir gün
aradığını buldu, bulduğu şimdiye dek kullanıla gelen patlayıcılardan
binlerce kez daha etkili bir bomba formülüydü bu formül bir servet
değerinde idi. Çünkü bu formül karşılığında pekçok devlet hazinelerinin
kapılarını ardına kadar açabilirdi. Yalnız Sir Amory ‘i düşündüren bir
mesele vardı. Oda aile fertlerinden birinin formülü çalacağını
hissetmesi idi. Evet o bunu hissetmişti ama bunu kimin yapacağını
bilmiyordu. Bu sorunu çözmek için kendisi gibi alanında uzman olan
birine ihtiyacı vardı. Bu kim olabilirdi? Daha önce tanışmasa da
methini duyduğu Belçika asıllı dedektif Hercule Poirot olabilirdi,
çünkü o zehir gibi bir dedektifti ve çözemeyeceği olayın olamayacağına
inanırdı. Onu evine davet ederek olayı çözmesini rica etti. Mr. Poirot
da bu nazik davete icabet etti. Yalnız Mr. Poirot daha Sir’ün evine
varmadan olaylar cereyan etmeye başladı.
Sir Amory’nin evinde hiç evlenmemiş olan ablası, oğlu Richard, oğlunun
İtalyan asıllı karısı Lucia, bir bayan yeğeni, İtalyan doktor Carelli,
evin İngiliz uşağı ve Sir’ün sekreteri bulunmaktaydı. Bu ev halkı yemek
sonrası sohbet yapıyorlardı. Sir’ün gelini güzel Lucia kendisi gibi
İtalyan olan doktordan rahatsızmış gibi davranmaktaydı, sanki doktor
onu sıkıştırıyordu. Kocası Richard’ da bu davetsiz eski dosttan
rahatsız görünüyordu. Zaten ilk fırsatta karısına kendisini o doktor
ile niye aldattığını soracaktı. Tüm bunlar Lucia’yı daha da kötü
etmişti ve fark edilir hale gelen Lucia’nın rahatsızlığını tedavi etmek
için ilaç kutusunu bulunduğu raftan indirmişlerdi. Doktor Carelli, ilaç
kutularına bakarak ne işe yaradıklarını söylüyordu. Şişede öldürücü
zehirli ilaçlar bile vardı ve uyku getirerek insanı öldüren ilaç hayli
ilgi çekmişti. Lucia, farkettirmeden ondan bir avuç kadar almıştı. Bu
esnada kahve servisi başlamıştı. Richard karısının yanına giderek onun
gönlünü almıştı. Sır Amory ise uşağına kapıları dıştan kilitlemesini
emretmiş ve kahvesini yudumlarken izaha başlamıştı. Önemli ve de çok
değerli bir formül bulduğunu ama ev halkı içinden birinin bunu çalmak
istediğini bildiğini ve bunu düşünen kişiyi son bir fırsat olarak az
sonra ışıkları kapattıracağını bu esnada az önce çalmış olduğu formülü
sehpanın üzerine koymasını aksi halde çağırttığı ünlü dedektif Mr.
Poirot ‘un suçluyu bizzat bularak gereğini yapacağını ikaz etti. Bu
arada kahvenin acılığından bahsetti. Işıkların söndürülmesini emretti.
Mr.Poirot ulaştığında Sir Claud Amory koltuğunda ölü olarak bulunuyordu
ve sehpanın üzerinde de içi boş bir zarf duruyordu. İlk başta tüm
şüpheler bir yabancı olan ve pek güven veren bir intibah vermeyen
doktor Carelli’ye yönelmişti. Lucıa’nın doktora antipatisi ve rahatsız
halide Mr. Poirot tarafından farkedilmekteydi. Gerçi diğer şüphelilerde
merhumu pek sevmiyorlardı. Özellikle merhumun bayan yeğeni bunu açıkça
dile getirmiş ihtiyarın pintiliği ve huysuzluğundan bahsetmişti. Olay
bu halde önünde dururken Mr. Poirot olayı zekası, titizlik ve dikkati
sayesinde çözmüştü. Gelin Lucıa’yı söz oyunlarıyla köşeye sıkıştırıp
ondan kötü ün salmış bir bayan ajanın kızı olduğunu ve bunu bilen
doktor Carelli tarafından şantaj önerisine maruz kaldığını ama formülü
çalanın ve kayınpederini öldürenin kendisi olmadığını söyletti.
Zaten Mr. Poirot ayrıntıları yakalamıştı. İlaç kutusu ile olaydan evvel
oynanmış olduğunu, rafın tozlu olmasına karşın ilaç kutusunun olay
anında tertemiz olmasından anlaşılmıştı. Şüpheli görülen sekreter bayan
yapılan sorgu esnasında sıkışınca yine aynı zehirle Mr. Poirot’u da
öldürmeye çalışınca ki, Mr. Poirot yine zekası ve uyanıklığı sayesinde
kurtulmuştu. Katil sekreter yakalandı ve adalete teslim edildi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
aydınn
Moderatörler
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 429
Yaş : 25
Nerden : istanbul
Ruh Haliniz :
Hangi Takımlısızı :
Kayıt tarihi : 25/08/08

MesajKonu: Geri: Kitap Özetler | DestroyeR |   C.tesi Eyl. 06, 2008 5:55 am

KİTABIN ADI........................... .13. Jüri
KİTABIN YAZARI.......................J ohn T. LESCROART
YAYINEVİ VE ADRESİ.................Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ........................ ..Mayıs 1997

KİTABIN ÖZETİ :
Jennifer Witt, kocasını çok seven fakat kocasından devamlı dayak yiyen
ve yaptğı şeyleri kocasına yani Lary Witt’ e beğendiremiyen bir çocuk
annesi kadındır. Bu yüzden psikolojisi bozulmuş ve doktora gitmektedir.
Yediği dayaklar yüzünden de vücudunda oluşan yara bereler içinde
doktora gitmektedir.
Jeniffer 28 Aralık Günü her zaman olduğu gibi rahatlamak için koşuya
çıkar ve eve döndüğü zaman evinin etrafında bir sürü polis bulur.
Polisler Jennifer‘ ı evin üst katına çıkmaması için uyarırlar.
Jennifer, etraftaki kan izlerini ve kapıda duran ambulansı görünce
kocasının ve oğlunun öldüğünü anlar. Daha sonra polisler Jennifer‘ ın
ifadesini almak üzere karakola götürürler. İfadesi alındıktan sonra da
Jennifer‘ ı tutuklarlar. Tutuklanma sebebi olarak da kocasının bir yıl
önce kendisine yaptırmış olduğu hayat sigortasıdır. Bu sigorta şirketi,
Jennifer' ın kocası Dr. Larry Witt' in ölümü halinde karısına tazminat
olarak 5 milyon dolar tazminat verecekti. Polis bunu gerekçe göstererek
Jennifır‘ ı tutuklar. Fakat Jennifer yapmadığına dair hiçbir kanıt
gösteremez.
Daha sonra Jennifer' a yakın dostları, davada kendisini savunması için
avukat olarak David Freeman' ı önerirler. David Freeman birçok dava
kazanmış ve haklı bir üne sahip iyi bir avukattır. Yanında Dismas Hardy
adında bir avukat daha çalışmaktadır. Jennifer o gün avukatını, yani
Freeman‘ ı çağırır, fakat Freeman yanında çalıştığı Hardy‘ yi gönderir.
Hardy Jennifer' ı dinler ve çözülmesi çok zor bir durumla karşı karşıya
olduğunu anlar ve araştırmaya koyulur. Olayın geçtiği eve gider,
komşularına gider onlarla konuşur. Komşuları Hardy’ ye, Larry ile
Jennifer’ ın devamlı kavga ettiklerini anlatır. Hardy bu araştırmaları
devamlı Freeman‘ la konuşur ve Freeman, Jennifer’ la konuştuklarına ve
araştırmalarına bakark Jennifer’ ın suçlu olduğuna inanır. Fakat Hardy‘
nin içinden bir ses bu cinayeti Jennifer’ ın değil de başka birinin bir
çıkar uğruna Larry ve oğlu Matthew Witt’ i öldürdüğüne inanır. Çünkü
Jennifer‘ ın kovcası Larry, altı haneli rakamlarla yıllık kazancı
ölçülebilen iyi bir tıp doktorudur. Hardy başka bir mirasçının onu
öldürebileceği ihtimali üzerinde durur.
Hardy bu araştırmaları yaparken mahkeme kurulmaya başlar. Mahkeme
başkanı yargıç Villars, savcı ise Bay Powell' dır. Bayan Villars o
eyaletteki temyiz mahkemelerinden kararı hiç iptal edilmemiş çok katı,
özellikle hemcinslerine karşı çok katı davranan bir yargıçtır. Bay
Powell’ da eyalet baş savcılığına adaylığını koymuş tuttuğunu koparan
bir savcı idi. Ve bunları gören Hardy işin çok zor olduğunu görüyordu.
Daha sonra jüri üyeleri seçilmeye başlandı. Jüri seçiminde jüri
üyelerinin hiçbirinin akrabalarından polis veya hukukçu olmamasına ve
hiçbirinin sabıkalı olmamasına dikkat edilmiştir. Bu şartlara uyacak on
iki kişi seçildi.
Yargılama süresi başladığında Bay Powell’ ın elinde bulunan deliller
çok kuvvetiydi ve Jennifer hakkında ölüm cezası isteniyordu. Fakat buna
karşı Hardy ‘nin elinde bulunan kanıtlar Powell’ ın kanıtlarına karşı
kuvvetsizdi.
Hardy Dr. Larry Witt ‘in herhangi bir düşmanının olup olmadığını ve
geçmişte yapmış olduğu bir şeyin başka birini sinirlendirip uygun
zamanı kolla¤¤¤¤¤¤ şimdi yaptığını düşünüyordu. Araştırmaları sonunda
geçmişte Dr. Witt’ in bir hastası hamile kaldığı bebeği kendisi
düşürmeye çalışmış, fakat fenalaşıp hastaneye kaldırılmış, Dr Witt de
kadını kurtaramamıştı. Hastanın ailesi bu ölümden Dr Witt’ i sorumlu
tutmuş ve Dr. Witt’ i mahkemeye vermişlerdi ama davayı Dr. Witt
kazanmış. Dismas Hardy de bu cinayeti bu aileden birinin yapabileceğini
düşünüyordu ve araştırmaya koyuldu. Fakat bu konuda bir şey çıkaramayan
Hardy başka ihtimaller üzerinde duruyordu. Bu arada da mahkeme sürüyor
ve Bay Powell iyi bastırıyor, yargıcı ve jüriyi Jennifer‘ ın suçlu
olduğu konusunda yavaş yavaş ikna etmeye başlıyordu.
Dismass Hardy daha sonra Dr. Witt’ e gelen bir teklif mektubunu
değerlendiriyordu. Mektupta doktorlar şirketinin hisse senetleri, belli
kişilere belli miktarda satılacaktı. Mektupta 368 tane hisse senedi
yaklaşık 20 Dolara satılacaktı. Ama karşılığında bu hisse senetleri
ilerleyen zamanlarda on bin dolarla alınacaktı. Ancak işin garip tarafı
bu mektubu Dr Witt’ in kendisine uzun noel tatilinde gelmesi ve
miyadını bu tatil süresi içerisinde doldurmasıydı. Bunun üzerinde
araştırma yapan Hardy, yine bir şey elde edemez. Bu arada devam eden
mahkemede, ceza bölümü tamamlanmak üzereydi ve hüküm büyük bir
ihtimalle Jennifer' ı ölüm cezasına çarptıracaktı. Bunun iyice farkına
varan Hardy Jennifer‘ ın ölüm cezasından kurtarabilmesi için en azından
kocasından çok dayak yediği için dayanamayıp kocasını öldürdüğünü ve bu
sebeple cezasının hafifletilmesini istediğini söylemesiydi. Fakat
Jennifer bunu söylerse suçu kabul etmiş olacaktı.
Ama Jennifer başından beri ısrarla cinayeti kendisinin işlemediğini
söylüyordu. Bu arada Jennifer yargılandığı davada suç olarak eski
kocasını da onun öldürdüğü iddia ediliyordu. Çünkü eski kocası
Jennifer‘ ı dövüyor ve uyuşturucu kullanıyordu. Bir gün evde kocasını
yüksek dozda uyuşturucu aldığından, ölü olarak bulurlar. Bu da eski
kocasının zehirlenerek öldürüldüğünü gösteriyor oluyordu. Ama bir
şekilde gözden kaçmış ve Jennifer’ dan şüphelenilmemişti. Şimdi ise iyi
bir savcı olan Bay Powell bu mahkemeye bunu da dahil edip Jennifer’ ın
ölüm cezasını sağlama alıp seçimlerde iyi puan almayı planlıyordu. Bu
davayı bütün gazeteler ve televizyonlar izliyordu. Bunlar gelişirken
davanın ceza bölümü sonuçlanmış ve 12 kişilik jüri Jennifer‘ ın suçlu
olduğuna karar vermişti. Kararla Jennifer‘ ı idama mahkum etmişlerdi.
Şimdi temyiz mahkemesi olacak ve kararı 13. Jüri olan yargıç Bayan
Viller verecekti. Bütün bu olup bitenleri televizyon ve gazetelerden
takip eden Jennifer’ ın annesi Nancy, bu duruma çok üzülüyor fakat
kocasından korktuğu için kızının mahkemesine ve ziyaretine gidemiyordu.
Nancy kızını ve torununu çok seviyordu. Torununa noel hediyesi olarak
oyuncak tabanca almış ve kargoyla göndermişti. Oyuncak tabanca
torununa, öldürüldüğünün sabahında ulaşmıştı. Yani bu hediyeden
büyükannesi ve anne babasından başka kimsenin haberi yoktu.
Araştırmalardan bir şey çıkaramayacağını anlayan Hardy, ölüm cezasından
tek kaçış yolunun kocasından dayak yiyen kadın gibi mahkemeye Jennifer‘
ı göstermekten başka çaresi yoktu. Ama Jennifer bunu bile bile
mahkemede söylemeyi kabül etmiyordu. Hardy’ de bunu iyi bilen bir tanık
bulup mahkemede konuşturması gerekiyordu. Bu da Jennifer ‘ın psikoloğu
Dr. Lightner’ dı. Lightner, Jennifer‘ ı tedavi ettiği sıralarda ona
aşık olmuş ve Jennifer da ondan hoşlanmıştı. Hatta sevişmeye kadar
varan ilişkileri olmuştu. Ama bunu ikisinden başka kimse bilmiyordu.
Hardy, Dr Lightner‘ i mahkemeye davet etti ve Lightner da kabul ederek
mahkemeye davada tanıklık yapmak üzere geldi. Hardy, Lightner’ le
aralarında konuşurken, Lightner‘ in Matthew’ e büyükannesi tarafından
hediye olarak gönderilen tabancadan söz ettiğini duydu ve Hardy
cinayetin Lightner tarafından işlenebileceğini düşünmeye başladı. Çünkü
Lightner Jennifer‘ ı sevimiş ve onun için yapmayacağı hiçbir şeyin
olmadığını Hardy’ ye söylemişti. Mahkemede Lightner‘ e sıkıştırıcı
sorular soruyordu. Daha sonra Lightner yavaş yavaş suçunu itiraf
ediyordu. Jennifer koşuya çıktığında Lightner, Wittler' in evine gelip
kocasını uyarmaya çalışıyor, fakat kocasıyla tartışmaya başlıyordu.
Evde bir tabanca vardı ve Lightner daha önce eve geldiği için
tabancanın yerini biliyordu. Tabancayı aldı ve Larry‘ e doğrulttu o
sırada başka bir odadan aniden beliren Mathew’ i gören Lightner paniğe
kapılıp Matthew’ i vurmuş bunun üzerine saldıran Larry de boğuşma
sırasında vurulmuştu.
Böylelikle suçunu itiraf eden Lightner mahkemede tutuklanıp cezaevine
gönderiliyor ve ölüm cezasına çarptırılan Jennifer bu suçtan beraat
ediyordu.
Kitabın ana fikri; kadın olmanın ne kadar zor olduğu ve üzerinde
taşıdıkları sorumluluklardır. Ayrıca kadınların bu güç şartlara rağmen,
her ne olursa olsun ailesini korumaya çalıştığını anlatmaya çalışıyor.
Bu kitabın ana fikrinde herkese, özellikle kadınlara iyi niyet ve hoş
görü ile yaklaşmamız gerektiği anlatılıyor. Bir başka ana fikirde ise
"kimseye önyargılı davranmamalı ve olayları iyice inceledikten sonra
bazı şeyler hakkında karar vermeliyiz"mesajı veriliyor.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
aydınn
Moderatörler
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 429
Yaş : 25
Nerden : istanbul
Ruh Haliniz :
Hangi Takımlısızı :
Kayıt tarihi : 25/08/08

MesajKonu: Geri: Kitap Özetler | DestroyeR |   C.tesi Eyl. 06, 2008 5:56 am

KİTABIN ADI........................... ..........21.YÜZYILDA TÜRKİYE
KİTABIN YAZARI........................ ........Prof. Dr. Emre KONGAR
BASIM TARİHİ........................ ...........1998
KİTABIN YAYIM MAKSADI....................Tür kiye’nin toplumsal yapısının değerlendirilmesi.

KİTAP ÖZETİ / TANIMI

1 NCİ BÖLÜM (TÜRKİYEDE TOPLUMSAL YAPININ TEMELLERİ) :
Osmanlı İmparatorluk Sistemi, toprak düzenine ve merkezi iktidara
dayanmaktadır. Bu özellik ekonominin kapitalist olmasını ve sermaye
birikimini engellemektedir. Batıda gelişen ulusçuluk akımları
imparatorluğun azınlık nüfusuna ayrılmalarında etkili rol oynamıştır.
Osmanlı dönemindeki batılılaşma çabaları, devletin üzerindeki batı
denetimini ve ekonomik baskıyı artırmaktan başka bir işearamamıştır.
Buna karşılık ******; batılılaşmayı, batı uyruğundan kurtarmada bir
araç olarak kullanmıştır.
Osmanlının siyasal birikimi, dine ve padişah otoritesine dayalı bir
anayasal monarşi, yabancı denetimi altında bir devlet ve ulusçuluk
akımları etkisinde parçalanmış siyasal birliktir. Osmanlının toplumsal
kesimlerinden biri olan asker kesimi, sınıflar içinde en yenilikçi ve
en büyük gücünü teşkil.etmektedir.
Osmanlı’daki ideolojik birikimin temel özelliğini ise imparatorluk
çöküş döneminde gecikmiş olarak ortaya çıkan, Türk.
Ulusçuluk.akımı.oluşturmaktadı r.
Bağımsızlık Savaşı, Mustafa Kemal’in elinde dağılan, parçalanan ülkenin
tüm siyasal ve kültürel yapısını değiştirmede bir araç olmuştur.
****** siyasal devrimlerinde eğitimsel, kültürel ve hukuksal
yenilikleri batı dünyasının yüzyıl önce geçirmiş olduğu toplumsal ve
ekonomik değişmeleri hızla gerçekleştirmenin aracı olarak kullanıyordu.
Böylece çağdaş ve dışa dönük bir toplum modeli yaratmayı amaçlamıştır.
2 NCİ BÖLÜM (TÜRKİYE’DE DEĞİŞMENİN ARAÇLARI OLARAK YAPISAL ÖĞELER)
Yeni Cumhuriyetin amacı dış denetimden arınmış girişimci ulusal sermaye
sınıfı yaratmaktır. Bu siyasetin temelleri 1923 yılında Cumhuriyetin
sahip olduğu toplumsal ve ekonomik yapıyla ******’ün kurmuş olduğu
ilkeleri kıstas almaktadır. Ekonomi siyasetin ana ilkeleri, İzmir
iktisat Kongresinde.saptanmıştır.
Geliştirilmek istenen sermaye sınıfına devletçilik ilkesi.ile.yön. verilmiştir.
1950 yılında çok partili döneme geçişin ekonomik ve siyasal
zorunluluğun altında demokratikleşme, ulusal sermaye sınıfı
belirginleşmeye başlamıştır. 1950’den sonraki gelişmeler ile güçlenen
burjuvazi gelenekçi-liberal cephenin içinde önemli bir öğe durumuna
gelmiş, yalnız 1950-1960 arasındaki bu benimseme dönemi sırasında
******çülük’ten bazı sapmalar ortaya çıkmıştır. TSK.’nin 1960 eylemi,
toplumu çağdaş modellere uygun olarak değiştirmek istenen
devletçi-seçkinciler adına yapılan bir başka çabayı oluşturmuştur. Asıl
sorun, 1958 yılından günümüze kadar istikrar tedbirlerini doğuran
yapısal nedenlerin ortadan kalkmasıydı. Faiz ve rant üzerinde gelişen
ekonomi, çarpıklığını sonraki dönemlere de
kısır.döngülü.bir.şekilde.akta rmıştır.
3 NCÜ BÖLÜM (DIŞ ÖĞELERİN ETKİLERİ)
21.yüzyıl Türkiye’nin en büyük belirleyicisi dış dünyadaki gelişmeler
ve uluslararası sermayenin etkisi olacaktır. En büyük adımı ise Avrupa
Birliğine girme isteği oluşturmuştur. Dağılan Sovyetler’den kopan
Cumhuriyetlerle artan ilişkiler ekonomiyi olumlu yönde etkileyeceği
kesindir. Kısaca,Türk ekonomisi belli aşamaları geçirmiş olmakla
beraber sağlam ve sağlıklı yapıya kavuşamadığı ve dış dünyaya bağlı
hareket edemediği gerçektir.
Türkiye’nin 21. yüzyılda küreselleşme çerçevesinde bir bölgesel güç
olarak dünya arenasına çıkması hem bölgesinde komşularıyla iyi
ilişkiler geliştirebilmesine hem de dünya üzerinde Japonya’dan Birleşik
Amerika’ya kadar çeşitli ekonomik ve siyasal ittifaklar
oluşturabilmesine bağlı görünmektedir.
4 NCÜ BÖLÜM (TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL YAPININ VE DEĞİŞMENİN GÖRÜNÜMLERİ)
Toplumsal yapının ve değişmenin göstergesi incelendiğinde teknolojik
gelişme ile nüfus artışının ters orantılı geliştiği görülmüştür.
Demografik dağılımın bozukluğu kaynakların etkin kullanımını zora
sokmaktadır. İlk ve orta öğretimle birlikte yüksek öğretimde gerek
nitelik, gerekse nicelik bakımından 21 nci yüzyılda Türkiye’nin
gereksinimlerine yanıt vermekten uzaktır. Çalışan nüfusun sosyal
güvenlik önlemleri son derece yetersizdir. Türkiye’nin en önemli sorun
alanları, hem fiziksel hem hukuksal, siyasal ve toplumsal olarak kent
hukuku dışında gelişmiş olan alanlar, eski gecekondular olacaktır.
5 NCİ BÖLÜM (TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL YAPININ VE DEĞİŞMENİN DEĞERLENDİRİLMESİ)
1980 sonrası yaşanan ekonomik gelişmeler; 21 nci yüzyıl Türkiye’si
açısından tarım kesiminin de artık sanayi ülkelerindeki yapıya yavaş
yavaş yaklaştığını göstermektedir.
Gelecek yüzyılda, Türkiye’deki toplumsal sınıflar ile siyaset
arasındaki ilişkiler bire bir ekonomik kökenli olmadığı, buna karşılık
ideolojik oluşmaların bu ilişkileri önemli ölçüde etkileyeceği.
gözlenmektedir.
Türkiye gelecekte üç temel sürecin etkisinde kalacaktır. Birincisi, dış
dünyadan gelen siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda farklı etkileri
olan küreselleşmedir. İkincisi, kaçak yapılaşma ile simgeleşen ve tüm
siyasal ahlakı da pençesine alan bir yağma kültürünü temsil eden
kentleşmedir. Sonuncusu ise, hem Cumhuriyetin tarihinden gelen hemde
evrensel oluşumların desteklediği, katılım ilkesinin yaygınlaşmasında
ve etkinleşmesine dayalı olan demokratikleşmedir.
Önümüzdeki yüzyılda, Türkiye’yi yönlendirecek belirleyici güçler de üç
merkezli görünmektedir. Birinci güç; dış dünyanın belirleyiciliği
açısından tarihsel olarak da Türkiye’nin biçimlenmesinde önemli roller
oynamış ve küreselleşme süreci ile bu konumu iyice kurumlaşan Amerika
Birleşik Devletleri’dir. İkinci güç; gelişmesi için kendisine destek
verilmiş olan ve sonunda kitle iletişim araçlarının mülkiyetine de
sahip olarak bu gücünün doruğuna ulaşmış olan büyük sermayedir. Üçüncü
güç, Türkiye’nin çağdaş bir ulus-devlete geçişinde rol oynayan, bölücü
terör ve şeriat tehdidi karşısında yeniden ön plana
çıkan.askeri.bürokrasidir.
Küreselleşmenin birinci niteliği, siyasi ve askeri alanda Amerika
Birleşik Devletlerinin egemenliği ve dünya jandarmalığı rolüne soyunmuş
olmasıdır. İkinci niteliği, ekonomik alanda uluslararası sermayenin
egemenliğidir. Üçüncüsü ise; tüm dünyada bir örnek tüketim kültürü
oluşturmaya yöneliktir. Dördüncü niteliği, mikro milliyetçilik
akımlarını.güçlendirmesidir.
SONUÇ
A.KİTABIN ANA FİKRİ :
21 nci Yüzyıla girerken Türkiye’deki toplumsal yapı ve toplumsal.değişmenin.faktörler inin .incelenmesidir.
B.KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Yazar kitabında, 21. yüzyıla girerken Türkiye’nin toplumsal yapısını ve
değişmesini dış dünya, ideoloji ve sınıfsal gelişme öğelerinden oluşan
toplumbilimsel bir model olarak ele almış, tarihsel
.çözümlemesini.yapmıştır.
Yazar, ülkede yaşanan sorunlara ve tarihsel perspektifte siyasal ve
ekonomik oluşumlara bilirli bir ideolojiden değil, objektif
olarak.toplum .bilimi.ile.yaklaşmıştır.
Kitapta 21. yüzyılda karşılaşacağımız muhtemel sosyo-ekonomik
problemler ve bunların çözüm yolları ile ülkenin gerek kendi iç
dinamiklerini gerekse dış öğelerin dayatacağı oluşumlar ve bunların
siyasal ekonomi etkilerini bir anlamda öngörü .olarak. bulmak.
mümkündür.
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Yazar toplumsal yapı ve değimi çözümlerken her bir konu için sistematik
ve kronolojik yaklaşmıştır. Bu da okura her konu hakkında siyasal ve
ekonomik dönemler arasında birbirini tamamlayan geçişler yapmasını
kolaylaştırmıştır.
21 nci yüzyılda dış dünyadaki küreselleşme, demokratikleşme,
uluslararası sermaye gibi oluşumların ülkemizi nasıl etkileyeceği
üzerindeki görüşler okurla paylaşılmış olup, özellikle karar alıcılar
ve politika oluşturuculara yön verecek çarpıcı sonuçlar çıkartılmıştır.
Kitabın bir özelliği de dilinin anlaşılabilir olması ve ulaşılan
sonuçların net ifadelerle anlatılarak gelecekteki olası sosyal ve
ekonomik darboğazları belirlemiş olmasıdır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
aydınn
Moderatörler
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 429
Yaş : 25
Nerden : istanbul
Ruh Haliniz :
Hangi Takımlısızı :
Kayıt tarihi : 25/08/08

MesajKonu: Geri: Kitap Özetler | DestroyeR |   C.tesi Eyl. 06, 2008 5:56 am

KİTABIN ADI........................... ...............ADI AYLİN
KİTABIN YAZARI........................ .............Ayşe KULİN
YAYINEVİ VE ADRESİ........................ .......Remzi Kitapevi AŞ. Selvili Mescit Sok.3 CAĞALOĞLU / İSTANBUL
BASIM TARİHİ........................ ................1999


KİTABIN ÖZETİ :
Aylin, Amerikan kız kolejini bitirdikten sonra, eğitimini tamamlamak
üzere Paris’e gitti; bundan sonraki yaşamını bir uçtan diğer uca, baş
döndürücü bir hızla akarak geçti Libyalı bir prensle evlendi, Prenses
oldu. Tıp okudu ünlü bir psikiyatrist oldu. Tekrar tekrar evlendi, ama
evliliklerinden sıkıldı, Amerikan ordusuna Albay rütbesiyle Subay
oldu...
İşte bu kitap, kökleri Giritli Deli Mustafa Naili Paşaya kadar uzanan
bir ailenin kızı olan Aylin DEVRİMEL ‘in fırtınalı yaşamının öyküsüdür.
Lise yıllarında uzun boylu ve sıka bir kız olan Aylin zamanla
güzelleşmiş ve bir gün Esma teyzesinin daveti üzerine Paris’te bir
otelde buluşurlar otelde prens olduğu söylenen bir Arap’la tanışır ve
bu tanışmanın sonunda prensle görkemli bir yaşantı için evlenir Prenses
olur. Ancak her şey düşündüğü gibi gitmez Prens Senusi doğu kültürü ile
yetiştiği için batı kültürü ile yetişen Aylin’e ters gelmekte zamanla
Aylin’in özgürlüğü kısıtlanmaktaydı evliliğe başladığı gibi sakin değil
büyük bir kaçışla son buldu; yaz sonunda Aylin, ablası Nilüferle
Cenevre ye gider. Yaşamanın ideali olan tıp okumaya karar verir ve
büyük uğraşlar vererek Neuchatel Üniversitesine kayıt yaptırır. Okulun
ilk yıllarında hayatında çok büyük değişiklikler yaparak, ihtişamlı
hayatından sıyrılarak sade bir öğrenci olur. Tek hedefi olan tıp
fakültesini bitirmek için çok çalıştı daha sonra fizik ve kimya
derslerinde yardımcı olan Jean-Pierre ile evlendi. İki öğrencinin bu
evliliği zaman içinde Aylin’in dış görüntüsünde olduğu kadar iç
dünyasını da değiştirecektir. Aylin Jean-Pierre ile birlikte yaşadığı
günlerde tıp ilmi ile yakından tanışıp ufkunun penceresini o zamana
kadar hiç bilmediği yepyeni bir dünyayı ardına kadar açacak peşinden
koştuğu gerçek zenginliğin dış dünyanın görkemli vitrinlerinde değil de
insanlığın iç aleminde bulunduğunu öğrenecekti. Okul sonunda
Jean-Pierre Nos Alamus’taki nükleer araştırma merkezinden geri
çeviremeyeceği bir teklif aldı. Aylin de New Rachel Hospital Medical
Center’dan teklif aldı ; onların birbirlerine karşı olan sorumlulukları
artık bitiyor müşterek hayatları bir yol ayrımına giriyordu. Ellerinde
bu evlilikten altı yıllık sağlam bir dayanışma ve derin dostluk
duyguları ile dopdolu gençlik anıları kaldı sadece.
Aylin çok ciddiye aldığı bu işine büyük bir heyecanla başladı. New
Rachel’de tanıştığı Afganistanlı genç meslektaşı Azim’in karısı 11
yaşından beri arkadaşı olan Zeynep TARZI çıktı. Aylin, Zeynep ve Azim
ile gittiği Afgan sefahati kokteylinde Paswak adındaki Birleşmiş
Milletlerin Afgan esiri ile tanışır. Paswak evli olmasına rağmen Aylin
ile arasında duygusal bir bağ oluşmuştu. Aylin o yılı aklı beş karış
havada geçirdi. Bütün vakitlerini beraber geçiriyorlardı. Paswak bu
yüzden önce Wall Dame’nin Birleşmiş Milletler genel sekreterliğine daha
sonra 1974 yılında Hindistan sefirliğine tayini çıkmıştı.
Aylin kaderin ağlarını onlar için giderek daha çileli iplerle örmekte
olduğunu nihayet görmeye başladı; ya sevdiği adamı peşinde dünyayı adım
adım dolaşacak ya da mesleğini ön plana alacaktı. Tam meslek uğruna
değmez derken Hastanede Psikiyatri bölümü şefliğine terfi etti. Sonunda
Aylin’in sağduyusu aşkına galip geldi. Aylin gönlü yaralı bar kuşunu
çok kısa bir süre oynadı sonra toparlandı ve işinin başına döndü.
Arkadaşı Azim’in vasıtası ile kendi meslektaşı olan Michel RAMODİSLİ
ile tanıştı. Michel’i çok etkileyici bulmadığı halde evliliğe giden ilk
adımları Michel’in evinde attılar. Daha sonra Aylin bu evlilikten
deliler gibi çocuk istemeye başladı. Aylin’in bu isteğine karşılık
Michel dinine ve geleneklerine çok bağlı olduğunu doğacak çocuğun
Yahudi kültürüne göre yetiştirilebileceğini söyledi fakat Aylin bunu
bile sorun etmedi dinini değiştirmeyi göze aldı. Aylin’e göre insanları
dinlerine, ırklarına ve dillerine göre ayırmak çok saçma idi ona göre
insan, insan olduğu için çok değerli idi onun insan sevgisini bir din
veya ırk engelleyemezdi Aylin çocuk yapma isteğinden 6 düşük yaptıktan
sonra vazgeçecekti.
Aylin meslektaş olduğu Michel ile her an beraberdi işyerleri bir,
evleri bir kısacası bütün zamanları birlikte geçiyordu belli bir süre
sonra birbirleri ile bu kadar çok birlikte olmaları Aylin’i çok
sıkmıştı gün geçtikçe birbirlerinden kopuyorlardı ve bir gün Aylin
kocasına haftanın belirli günlerinde birbirlerine izin vermelerini
bugünlerde değişik insanlar ile çıkabileceklerini bunu sonucunda diğer
insanlarda görecekleri eksiklikleri kendilerinde tanımlayıp
birbirlerine ölümsüz sevgi ile bağlanacaklardı. Fakat düşünülen olmadı
Aylin yurt dışında olduğu günlerden birinde Michel bir arkadaşının
evinde Barbara adında bir bayanla tanıştı ve bu tanışma evliliklerinin
sonunu getirdi. Aylin sıkıntılı bir zamanında vardığı karar sonucunda
kocasını kaybettiği için hem üzgün hem de suçluluk duygusu
içerisindeydi. Bu sıkıntı ve üzüntü uzun sürmedi her şeyi bir kenara
bırakıp mesleğinde ilerledi fakat bu ilerleme bile onu tatmin etmedi.
Bir süre sonra Amerikan ordusuna katılarak Körfez savaşında ruf sağlığı
bozulan hastaları tedavi eden doktor olmayı düşündü bu nedenle
Oklahoma’ya körfez savaşında zarar görmüş askerleri tedaviye gitti.
Aylin Üniformasını ilk kez 1992’nin soğuk bir Ocak gününde giydi. 9
Kasım 1992’de ordunun fiziksel aktiviteler sınavını yüksek bir puana
kazanarak başarı sertifikası aldı. Aylin ordudaki görevinde yine işine
devam ediyor, hastalarına çare bulmaya çalışıyordu bir gün kendisine
yeni bir hasta verildi bu kez hasta körfez savaşından sonra geldiği
sivil hayata uyum sağlayamıyordu. Bunun sonucunda hiçbir suçu olmayan
bir çok sivili katletmişti.
Aylin bu hastası üzerinde çalışırken Amerikan ordusunun askerlerini
cesaretlendirmesi için verdiği ilaçların yan etkisi sonucu hastanın bu
duruma geldiğini saptadı ve bu sonucu tez bir halde askeri yetkililere
bildirdi. Aylin’in verdiği bu sonucu askeri yetkililer daha önceden
bildiğinden Aylin’in bu olayın üstüne gitmemesini istediler ve onu
uyardılar Aylin bu sessizliği sindiremeyerek sözleşmesinin bitmesinin
ardından Albay rütbesindeyken ordudan ayrıldı.
Ordudan ayrılmasından sonra 19 Ocak 1995 Perşembe günü evinin
bahçesinde o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi
arabasının altında ölü bulundu. Zengin, ünlü ve saygın insanların
yaşadığı mahallede yerel polis ve yerel yöneticiler mahallenin adını
polisiye bir olaya karıştırmamak için dosyayı apar topar denebilecek
bir hızla kapattılar teşhis ise “Freak Accident” yani Garip bir kaza
idi.
“... Yükseltilmiş sahnede kapağı açık maun bir tabut duruyordu uzun bir
sıra oluşturan insanlar tabutta yatan albay üniformalı Amerikan
subayını selamlayıp içlerinden dua veya veda ederek tabutun başından
ayrılınca yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerini
alıyorlardı. Herkes etrafa hakim olan ordu düzeninin saygınlığını
kutsar gibi sessizce ağlıyordu ... Katafalkın üstünde dört bir yanı
rengarenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi, bir askerden çok,
oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını
andırıyordu. Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıydı
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
aydınn
Moderatörler
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 429
Yaş : 25
Nerden : istanbul
Ruh Haliniz :
Hangi Takımlısızı :
Kayıt tarihi : 25/08/08

MesajKonu: Geri: Kitap Özetler | DestroyeR |   C.tesi Eyl. 06, 2008 5:57 am

KİTABIN ADI........................... .Ankara’da Savaş Rüzgarları
KİTABIN YAZARI.......................K azım KARABEKİR
YAYINEVİ VE ADRESİ.................Emre Yayınevi
BASIM TARİHİ........................ ..1997
KİTABIN YAYIM MAKSADI...........2 nci Cihan Savaşı dönemindeki tartışmaları okuyucuya aktarmaktır.

KİTABIN ÖZETİ :
Yakın tarihimize bir ışık tutmak maksadıyla Kazım KARABEKİR ’in
varisleri tarafından onun notlarının toparlanmasıyla meydana gelen bu
eser yakın tarihimizle ilgili bilinmeyen tartışmaları gözler önüne
sermiştir.
Kazım KARABEKİR 1939 yılından 1946 yılına kadar olan zaman içerisinde,
T.B.M.M. içerisinde olan tartışmaları gözler önüne sererken, 2 nci
Dünya savaşına girilip girilmeyeceği, girilecekse kimin tarafında
olunacağı, büyük Dünya devletlerinin tarihinden gelen emellerini ,
bunları 2 nci Dünya savaşı ile nasıl gerçekleştirmek istediklerini, bu
emellerden Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl ve ne kadar etkileneceğini
anlatmaya çalışmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bulunduğu coğrafi konumun yanında, Türk
milletinin tarihten gelen savaş tecrübesi, askeri alanda gösterdiği
başarılar ve beraber savaşa girdiği müttefiklere verdiği sözleri tutma
gibi özelliklerini bilen devletlerin kendi emellerini gerçekleştirmek
maksadıyla, Türk milletini kendi saflarına çekmek için sarf ettikleri
çabaları göreceğiz. Ayrıca, yazar eserinde tek partili sistemin
demokratik sistem içerisinde yeterli doyumu sağlayamadığının, iktidar
partisi içerisinde ele alınan konulardan partinin görüşülmesini
istediği konuları meclise aks ettirdiğini, bu durumda meclisin ve
kamuoyunun olayların gidişatında yeterince bilgilerinin ve etkisinin
olmadığının altını çizmiştir. Bu eserde anlatılan dönemi iyi
anlayabilmek için dönemin daha öncesine gidip olayları incelemek ,
dünya devletlerinin emellerinin ne olduğuna bakmak gerekir.
2 nci Cihan harbinin ortaya çıkmasında etkili olan devletlerden biri de
Rusya ‘dır. Öncelikle Rusya’nın tarihten gelen emelleri nelerdir onlara
bakalım. Rusya Balkanlarda, siyasi ve askeri çıkarlarını elde etmek,
sonra Kars Yaylası’na yerleşmek ve buradan da boğazlara hakim olup
sıcak denizlere açılmayı istemektedir.
Çarlığın, bu amaçlı istila siyaseti iki devreye ayrılır. Birincisi
Almanların, Avusturya etrafında, ikincisi Almanların, Prusya etrafında
toplanma zamanıdır. 1 nci Devrede Ruslar, İngiliz ve Almanlarla
müşterek çalışmışlardır.2 nci devrede ise Almanlar, Rusları olduğu
kadar İngilizleri de korkutmuşlardır. Daha sonra Kırım Harbinde Ruslar
mağlup olunca Orta Asya’ ya döndüler, “ Boğazların anahtarı Asya
steplerindedir” dediler. İlerleyen yıllarda Ruslar Almanlarla tek
başına mücadele edemeyeceğini anlayınca, 1907’de İtilaf Üçlüsünü
kurdular. Almanya’nın en büyük ideali ise Alman birliğini kurduktan
sonra deniz aşırı ülkelere açılmaktır. Bunu küçük devletleri ele
geçirmek veya müzahir yerleştirip, oraları Almanlaştırarak
gerçekleştiriyorlardı.
Dünya devletleri kendi emellerini gerçekleştirmek uğruna düşman
gördükleri ülkelerle dahi anlaşmaya gitmekten çekinmemişlerdir. Büyük
devletlerin tarihten gelen emellerini gerçekleşmesi uğruna küçük
devletlere dost gibi görünüp onlardan yana bir takım anlaşmalara imza
atabilirler, buna rağmen tek amaçları büyük ideallerini
gerçekleştirmektir. Bu idealleri uğruna devletlerle gizli anlaşmalar
yapmışlardır. Bu gizli anlaşmalar 2 nci Dünya Savaşı’nın başlama anına
kadar devam etmiştir. Oluşan Almanya – İtalya – İngiltere – Fransa
cephelerine karşı kimlerin onların yanında savaşa girmesi gerektiği,
Türkiye Cumhuriyeti’nin savaşa girip girmemesi, girerse kimin tarafında
olması gerektiği tartışmaları son ana kadar devam etmiştir.
Savaşa girip girmeme ve yahut kimin tarafında girmesi gerektiği
tartışmalarına etkisi olan sebeplerden biri de devletler arasındaki
ikili anlaşmalardır. Örneğin Türkiye Balkan Paktı’na imza atmıştır.
Rusya ile de yapılan anlaşma gereği 2 ülkeye hudut olan devletlerle
herhangi bir anlaşmaya gitmeyeceklerdir. Bu durumda Rusya,
Bulgaristan’a saldırırsa ne gibi siyaset izlenmesi gerekir .Türkiye
Cumhuriyeti Akdeniz’de çıkarları doğrultusunda İtalya ile savaşa
girerse müttefiki Almanya ile de savaşacak mıdır? Bu gibi konuların
T.B.M.M.‘de tartışılıp karara varılması gerekiyordu. Almanya’nın,
İtalya konusunda taahhüt vererek, kendi yanlarında savaşa girmemizi
istemeleri, kamuoyunda, Almanya ile savaşa girilmesi üzerinde ağırlık
kazanmıştır.
Rusya ile İtalya ,İngiltere – Fransa – Almanya arasında patlak veren
savaşa hemen girmeyip kendi menfaatleri için daha faydalı olacak zamanı
beklemişlerdir.
T.B.M.M.’de Kazım KARABEKİR ve bir grup milletvekilinin görüşleri
şöyleydi. Büyük dünya devletleri, büyük ideallerini gerçekleştirmek
için küçük devletlere dost görünürler. Onların bu amaçlarının bir
aracısı olarak savaşa girmenin hiçbir mantığı olmadığıdır. Savaşa
girilecekse bunun tek sebebi vatanı savunmak olmalıdır. Büyük
devletlerden gerekli yardım, savaş başlamadan önce alınıp gerektiğinde
vatan savunması için kullanılması lazım gelir.
Harpte seferberlik ilan edildiğinde hep beraber, ayrım gözetmeksizin
zengini, fakiri, adaletli bir şekilde vatan savunması için üzerine
düşen görevi gerçekleştirmesi gerekir. Kazım KARABEKİR Paşa’ nın
düşüncelerine göre, 2 nci Cihan Harbinde, asıl olan mesele; savaşın
nasıl yönlendiği değil Türk milletinin emniyeti ve istiklalinin
muhafazasıdır. Savaşta yapılması gereken şunlardır: Ruslarla
gerektiğinde savaşmaktan kaçınmayacağımızı göstermek, sosyal yardıma
hız vermek ve haksız zenginliği önlemek kadar haksız zarureti de
önlemek gerekmektedir . Cephede ve cephe gerisinde, savaşın ağır
şartlarını her Türk’ün eşit oranda paylaşması gerekir. Sulh zamanında
savaş ekonomisinin esaslarını yerine getirmek gerekir. Kaynakların ve
stokların savaşa göre hazır tutulması gerekir.
Kazım KARABEKİR Paşa , dönemin hükümetine getirdiği eleştirileri
eserinde şöyle sıralıyor: Seferberlik halinde iken ordumuzun
ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla her şey vesikaya bağlanıyor. Fakat
Fransa’da ekmeğin lokantalarda yüksek fiyatlarla satılması önlenemiyor,
halk savaşa girmediği halde arpa karışımı ekmeği vesika ile alırken
imtiyazlı insanlar Fransa’da ekmeklerle köpeklerini besliyorlar. Tam bu
ortamda Yunanistan’a İsmet İnönü’nün emriyle 60 ton buğday satılıyor
.Bu da hudutlarda daha sonra açlık baş göstermesine neden oluyor.
Kısacası halk savaşa girmediği halde savaşa giren ülkelerden daha fazla
savaştan etkilenmiştir.
İngiliz sefiri, zamanın dışişleri vekili Şükrü SARAÇOĞLU’na Almanlarla
siyasi, iktisadi ilişkilerin kesilmesini istediklerini bildiriyor.
Şükrü Saraçoğlu, buna savaşa girmemizi isteseydiniz daha iyi olurdu
diye cevap veriyor. Bu savaşa girebilecek durumda olduğumuzu gösteren
bir cevaptır. Oysa Kazım KARABEKİR Paşa önderliğinde bir grup
milletvekili savaşa girmememiz gerektiğini düşünüyor ve nedenlerini
şöyle sıralıyor; Almanlarla 1 nci Cihan Harbinde Ruslara karşı
savaştıktan sonra şimdi Ruslarla, Almanlara karşı savaşmanın anlamını
halkta dahil olmak üzere kimse çözemiyor. Halk arasında barış zamanında
yeterince hazırlık yapılmadığı için tüm yurdun elden gitmesi ve yok
olması endişesi vardır.
08.06.1942 günü Seyfi DÜZGÖREN, Recep PEKER gibi vekiller savaşa
girmemiz gerektiği yolunda teklif verdiler. Bu teklif grubunda kabul
olundu, fakat Kazım KARABEKİR ve aynı düşüncede olan bir grup
milletvekili ağır tenkitleri sonucunda Almanlar sebebiyet vermedikçe
savaşa girilmemesi konusunda teklifte bulundular. T.B.M.M.’nde bu
teklif kabul edildi.
03.04.1943 günü İsmet İnönü-CHURCILLE müzakere yapmak için Kahire’ ye
gider. Aynı gün Kazım KARABEKİR Paşa savaşa girilmesi şart ise sıcak
savaş yerine müttefiklere asker göndermeyi teklif ettiler. Yakın
tarihimizde meydana gelen olayları günümüze kadar ulaştıran bu eserler,
tek partili sistemin demokratik hayat içerisinde ne kadar yetersiz
kaldığını gözler önüne sermektedir.
SONUÇ
Dünyada ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran devletler; tarihten
gelen emellerini gerçekleştirmeyi hiçbir zaman göz ardı etmeyecek,
daima bu amaç için çaba sarf edeceklerdir. Gerektiğinde bunun için
küçük devletlerle dost görünüp anlaşma bile yapacaklardır.
Türkiye Cumhuriyeti olarak yapmamız gereken, barış zamanında dahi savaş
çıkacakmış gibi hazırlıklarımızı yapmak, teşkilatımızı ve
kaynaklarımızı ona göre hazırlamak, bilgi ve teknolojimizi yükselterek
içinde bulunduğumuz sınırlara, vatan topraklarına göz dikmiş
düşmanlara, vatanımıza el uzatma cesaretini vermemeliyiz.
Savaşta seferberlik halinde ise cephede olduğu gibi cephe gerisinde de
düzenli adaletli ve paylaşımcı şekilde organize olarak sistemleri
yürürlüğe koyma becerisini göstermemiz gerekmektedir. Bunları
gerçekleştirdiğimiz takdirde dünyanın en süper orduları birleşip
vatanımıza tecavüzde bulunsa bile vatanımızdan bir karış toprak almaya
güçleri yetmeyecektir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
aydınn
Moderatörler
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 429
Yaş : 25
Nerden : istanbul
Ruh Haliniz :
Hangi Takımlısızı :
Kayıt tarihi : 25/08/08

MesajKonu: Geri: Kitap Özetler | DestroyeR |   C.tesi Eyl. 06, 2008 5:58 am

1- Romanın Adı: Sinekli Bakkal
2- Romanın Yazarı: Halide Edib Adıvar
3- Basıldığı Yer ve Tarih: Özgür Yayınları, Mart 2004
4- Sayfa Sayısı: 458

B- ROMANDAKİ OLAYIN İNCELENMESİ

1- Olayın Özeti:
İmam’ın kızı Emine ile Tevfik çocukluktan beri birbirlerine aşıktırlar.
Emine sonunda Tevfik’e kaçar ve İmam Emine’yi evlatlıktan reddeder.
Fakat bir süre sonra araları bozulur. Emine bir gece Tevfik’i
arkadaşlarına kendi taklidini yaptığını görünce terk eder.. Tevfik bir
süre sonra yaptığına pişman olur ve Emine’nin kapısında dolanmaya,
derdini mahalleli kadınlara anlatmaya başlar. Mahalleli Tevfik’i
komisere şikayet eder. Şikayet padişaha kadar gider. Tevfik Gelibolu’ya
sürülür.
Emine hamiledir. Tevfik ve Emine’nin bir kızları olur. Adını Rabia
koyarlar. İmam ve Emine Rabia’nın sesinin çok güzel olduğunu fark eder.
İmam, torununu hafız yapmaya karar verir. Rabia’nın ünü çabuk yayılır.
Zaptiye Nazırı Selim Paşa’nın karısı Sabiha Hanım Rabia’yı dinlemek
ister ve kandilde Kuran okuması için çağırır.
Selim Paşa, Sabiha Hanım’dan kendisi gibi bir erkek evlat ister. Oğlu
Hilmi ise çelimsiz, peltek bir oğlandır. Ayrıca Hilmi ileride babasının
hiç tasvip etmediği bir şekilde Jön Türkler’e katılır. Sabiha Hanım
başka çocuk doğurmayınca Paşa da gizlice bir buğday tüccarının kızıyla
evlenir. Fakat ikinci karısı da Hilmi’den daha çelimsiz bir kız
doğuruken ölür. Selim Paşa daha bu durumu karısıa anlatamadan Sabiha
Hanım her şeyi bildiğini söyler. Selim Paşa’nın anasız kalan kızını da
yanına alıp büyütmeyi teklif eder.
Sabiha Hanım, Rabia’nın eğitiminin kendi konaklarında devam etmesini
ister. İmam da bu teklifi kabul eder. Bir gün Rabia, Selim Paşa’nın
uşağı Şevket Ağa’yla İmam’ın evine dönerken, Tevfik’in evinde ışık
görür. Rabia babasının döndüğünü anlar. Öğleden sonraları konak yerine
Tevfik’in evine gitmeye başlar. Bu durum fark edilince Emine konağa
gider. Selim Paşa, İmam ve Emine’ye çocuğun seçme hakkı olduğunu
söyler. Rabia Tevfik’le yaşamayı tercih eder. İmam tüm kazancını
Rabia’dan elde ettiği için bu durumu kabul etmez. Tevfik, İmam’a
Rabia’nın tüm gelirini vermeyi teklif eder. İmam bu durumda Rabia’nın
gitmesini kabul eder. Aylar sonra mahalle kadınları Tevfik’e Emine’nin
kötü durumda olduğunu, Emine ile Rabia’yı barıştırmak gerektiğini
anlatırlar. Tevfik, Rabia’yı Emine’ye gönderir. Bunu zaten istemeyen
Rabia, Emine’nin evinde hiç iyi karşılanmaz. Emine onu istemediğini
söyler ve evinden kovar. Bu Rabia ile annesinin son görüşmesi olur.
Selim Paşa’nın bahçıvanının yeğeni Bilal, Manastır’dan İstanbul’a
gelir. Bir gün Sinekli Bakkal’dan geçerken Rabia’yı görür. Onunla
tanışmak ister. Fakat Rabia ona pek iyi davranmaz ama sonra araları
düzelir.
Tevfik haftada üç gün mahalle kıraathanesinde Karagöz oynatmaya
başlamıştır. Bu arada Rabia büyümüş, güzel, genç bir kız olmuştur.
Etrafındakiler de bunun farkındadırlar. Rabia ile Bilal yakınlaşmaya
başlar. Bilal hep gelecekte nasıl büyük ve zengin bir insan olacağından
bahsetmektedir. En büyük hayali ise Selim Paşa gibi bir zorba olmaktır.
Rabia bu durumu öğrenince Bilal’e küser. Bilal de Rabia’nın kendisini
kıskanması için Selim Paşa’nın kızı Mihri’yle evlenmeye karar verir.
Fakat amacına ulaşamayacaktır.
Tevfik hastalanmıştır. Bu sırada Rabia hutbe okumaya gitmediği için İmam’a para gitmez. Emine yoksulluk içinde ölür.
Tevfik ortaoyunlarındaki Mirasyedi karakterini değiştirmiş, gizliden
gizliye onun yerine Dahiliye Nazırı Zati Bey’i oynatmaktadır. Zati Bey
bu durumu bir şekilde duyar ve Tevfik’i konağına çağırıp uyarır. Bu
arada Selim Paşa padişahın gözünde gittikçe düşmekte Zati Bey ise
gittikçe yükselmektedir. Padişah, Selim Paşa’ya Hilmi ve arkadaşlarını
araştırması vazifesini verir. Hilmi Beyrut’a gider. Selim Paşa
Hilmi’nin peşine adam gönderir. Beyrut’tan gelen haberler olumsuz
değildir. Hilmi’nin hiçbir yabancı evrak almadığı ve hiçbir olaya
karışmadığı haberi gelir.
Bir gece Tevfik kadın kılığında Fransız Postane’sine gider. Çıkışta
yakalanır ve Selim Paşa’nın karşısına çıkarılır. Şam’a sürülecektir. Bu
arada Hilmi de Şam Vali Muavinliğine atanır.
Peregrini’nin annesi ölür ve Peregrini ülkesine döner. Bir sene kadar
sonra dönünce Rabia’ya evlenme teklifi eder. Müslümanlığı kabul eder.
Yeni adı Osman olur.
Rabia ile Osman evlenir. Fakat evlilikleri bekledikleri kadar mutlu
sürmez. Aksine Vehbi Dede’nin söylediği gibi kültürler arası fark
ortaya çıkar. Mutsuzluk dışında kavgalar da başlar. Fakat ettikleri
kavgalar hiçbir zaman uzun sürmez. Çünkü birbirlerini hala
sevmektedirler.
Rabia hamiledir. Doktorlar, bebeğin sezeryanla alınması gerektiğini
bunun az da olsa tehlikeli olduğunu söylerler. Osman bebeği aldırmak
ister. Rabia’yı kaybetmek istemiyordur. Rabia ise bebeğini doğurmak
istemektedir. Rabia doğumu sağ salim atlatır.
Bu arada 1908 ihtilali olmuş, padişah devrilmiştir. Tüm sürgünler
evlerine geri dönerler. Bunların içinde Tevfik de vardır. Tevfik ve
diğer sürgünler bir anda halkın kahramanı olmuşlardır. Torun sahibi
olduğunu Tevfik damadından öğrenir. Gözlerinden iki yaş yanaklarına
damlar.
2- Karakterler (Asıl ve Yardımcı Karakterler) Karakterlerin Ruhsal ve Fiziksel Özellikleri:
Asıl Karakterler
RABİA: Çocukluğu dedesi İmam ve annesi Emine’nin terbiyesinde
geçmiştir. Çocukluğunu yaşayamamıştır. Dedesi tarafından sürekli olarak
cehennem tasvirleriyle büyütülmüştür. On bir yaşında hıfzını dedesine
dinletmiştir. İstanbul’un en küçük, fakat üslubuyla ve sesiyle en
meşhur hafızı olmuştur. On bir-on iki yaşlarında Vehbi Dede’den ders
almaya başlar; kısa sürede tef, ud, kanun gibi alaturka sazları süratle
ve kabiliyetle öğrenir. Alaturka pek çok şarkıyı da güzel bir şekilde
söyleyebilmektedir. Daha sonra Peregrini’den de batı müziği dersleri
almaya başlar ve bunda da başarılı olur. Hatta doğu ve batı müziğini
kendi üslubuyla birleştirir. Babasıyla kalmaya başladıktan sonra ise
neşeli ve sanatkar yönü daha baskın bir şekilde ortaya çıkar.
Karar verdi mi peşini bırakmayan; kendisine ihtiyacı olanlara
yardımseverdir. Sinekli Bakkal’a her şeyiyle bağlıdır. Aynı zamanda
“giydiği her kıyafete şahsiyetinden bir şeyler katan” bir özelliği
vardır. Uyuşamadığı noktalarda, tartışma esnasında, inatçı ve
kesinlikle cevap vermeyen bir yapıya sahip; aynı zamanda kabullenmediği
şeyleri asla yapmayacak kadar inatçı ve güçlüdür. Açıklayamadığı ve
gücünün yetmediği konularda kadere, alınyazısına son derece bağlıdır.
Olumlu özelliklerin çoğunu kendinde toplamış bir kadın tiplemesidir.
Eserde diğer bütün hayatlar
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
aydınn
Moderatörler
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 429
Yaş : 25
Nerden : istanbul
Ruh Haliniz :
Hangi Takımlısızı :
Kayıt tarihi : 25/08/08

MesajKonu: Geri: Kitap Özetler | DestroyeR |   C.tesi Eyl. 06, 2008 5:58 am

KİTABIN ADI........................... .................ABD’nin Kürt Kartı
KİTABIN YAZARI........................ ...............Turan YAVUZ
YAYIN EVİ VE ADRESİ........................ ........Milliyet Yayınları Kefeli Köy Cad.No:35 / 80890 Büyükdere / İSTANBUL
BASIM TARİHİ........................ ..................1993
KİTABIN YAYIM MAKSADI....................... ....Amerika’nın Kürt Politikasını tüm ayrıntılarıyla göz önüne sermek


KİTABIN ÖZETİ :
A. BİRİNCİ BÖLÜM : ABD başkanı George Bush’un körfez krizi başladığında
kürt kartını nasıl kullanmaya çalıştığını anlatmakla başlıyor.
Kürtlerin kaderi Bush’un yazlık evi Kenneburnkport’taki bir balık
avında Körfez Savaşı başlamadan 6 ay önce tayin edilmişti.
B. İKİNCİ BÖLÜM : Bu bölümde geçmiş anlatılmaktadır. 1946 yılında
İran’da kurulan ve kısa ömürlü olan Kürdistan cumhuriyetinden itibaren
1970’lerin başına kadar bölgedeki güçlerin ve ABD’nin soruna nasıl
baktıkları anlatılmaktadır.
C. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Bu bölümde ABD’nin siyasi ve kirli işler tarihine,
ünlü “Pike Raporu” olarak geçmiş olan ve 1970’li yıllarda ABD’nin İran
ile birlikte, Kürtlere karşı oynadığı oyunları ele alıyor.
D. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Bu bölümde; 1970’lerin sonunu konu ediyor. Bu bölüm
Molla Mustafa Barzani’nin ABD’de kaldığı yıllarda, ABD Başkanı Jimmy
Carter’e yazdığı mektupları göz önüne seriyor. Bu arada 1979 yılında
“Devrimci Muhafızlar” adıyla Tahran’daki ABD Büyük Elçiliğini ele
geçiren öğrencilerin, büyükelçilik kasalarında bularak yayınladıkları
CİA kriptoları ve kürtlerle ilgili bir CİA raporuna da bu bölümde yer
verilmiştir.
E. BEŞİNCİ BÖLÜM : İran ile Irak arasında 1980 yılında patlak veren
savaş ile başlıyor ve 1980’li yıllarda kürtlerin bu çatışmada ve
bölgede oynadıkları role değiniyor.
F. ALTINCI VE YEDİNCİ BÖLÜM : Bu iki bölümde kürtlerin, ABD körfez
senaryolarında nasıl yer aldıklarına değiniliyor. Başkan Bush yaptığı
bir konuşmada Irak halkını Saddam’a karşı ayaklanmaya çağırmıştır.
Ayaklanma çağrısını yanlış gruplar değerlendirmişlerdir.
G. SEKİZİNCİ BÖLÜM : Bu Bölümde, Kürt mülteci krizi ile birlikte
Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL İle George Bush arasındaki dostluk, kürtlerin
geleceklerini nasıl etkiledi? Özal devreye girmeseydi bugün
İncirlik’teki Çekiç Güç olur muydu? Daha da önemlisi, başkan Bush’un
Kürtlere yaklaşımı nasıldı? Sorularına cevap aramaktadır.
H. DOKUZUNCU BÖLÜM : Amerikan yönetiminin 1992 yılındaki Kürt
yaklaşımını anlatıyor. Ayrıca, George Bush’un Kürtlere yönelik
politikasında önemli bir rol oynayan iki önemli raporda ayrıntılarıyla
ele alınıyor.
I. ONUNCU BÖLÜM : “şimdi ne olacak?” Başlığını taşıyor. 3 kasım 1992’de
ABD’de başkanlık seçimleri yapıldı ve Amerikan halkı başkan Bush’u
emekliye sevk etti. Şimdi Amerika Bill Clinton dönemine başlıyor. Yani
1968’liler iktidarda. Bu dönemde ABD-TÜRK ve ABD-KÜRT ilişkileri nasıl
olacak? Yeni iktidarda kimler var? Gibi sorulara cevap veriyor.
SONUÇ OLARAK :
ABD Kuzey Irak’ta bir bağımsız Kürt devleti istiyor mu? Washington
bölgede bir Kürt devleti kurulmasına gözmü yumuyor? Bu sorular uzun bir
süredir tartışılmakta, kimine göre dünyanın şu sıralardaki tek süper
gücü gözetiminde Kuzey Irak’ta bir kürt devleti kurulmaktadır, kimine
görede ABD’nin buna ne gücü vardır, nede eğilimi. İşin enteresan tarafı
tüm bu sorulara cevap net bir şekilde hayır değildir.
2 nci dünya savaşından bu yana ABD Ortadoğu bölgesinde Kürtler ile uzun
bir süre flört etmiştir. Bu yakınlık 1975 yılında CİA’nın İran ile
birlikte Irak’taki Kürt gruplarını silahlandırdığı yıllarda doruk
noktasına çıkmıştır. Ancak daha sonra Henry Kissinger’in Molla Mustafa
Barzani’yi Saddam Hüseyin’e karşı yapayalnız bırakması, Washington’un
Kürtleri sadece bir “kart” olarak kullandığını ortaya çıkarmıştır. Bir
başka deyişle ABD için Kürtler satranç tahtasında nereye, nasıl
gideceği önceden hesaplanmış piyonlardan başka birşey değildir.
ABD geçen yılki körfez krizine kadar Kürtlere yönelik satranç
stratejisini sürdürdü. Aynı dönemlerde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’da
Kürt sorunu konusunda adeta tavla oynarmışcasına davranıyordu. Yani
zarı atıp gelen sayıya göre hareket ediyordu.
Savaştan sonra ise roller değişti. Türkiye izlediği politika ile Kürt
sorunu ile daha fazla aşır neşir oldu. Kendisine bir strateji saptamaya
başladı. Sözkonusu strateji henüz tamamlanmamış olsa bile, Türkiye
artık geleceğe yönelik planlar yapmaya başladı. Kısacası tavla yerini
satranca bıraktı.
Aynı sıralarda ise Washinton’da tavla satrancın yerini alıyordu. Soğuk
savaşın sona ermesi ve körfez krizi ile birlikte gelen belirsizlikler
ABD’nin ortadoğunun kaygan kumlarında bir strateji saptamasını
engellemektedir.
Bugüne kadar Washington’un kesin çizgiler ile saptanmış bir Kürt
politikası bulunmuyor. Ancak, geçen yıl Kuzey Irak’ta yapılan Kürt
seçimleri, kurulan parlemento, atanan bir başbakan ve bunun sonucunda
bir araya getirilen bir ordu Washington’dan gelecek “yeşil ışığı”
beklemeye koyuldu. Yeşil ışığın ne zaman yakılacağı da ABD’nin 42 nci
başkanı seçilen Bill CLİNTON iktidarının önümüzdeki dönemde yapacağı
çıkar saptamalarına bağlı olacaktır.
SONUÇ :
A. KİTABIN ANA FİKRİ :
ABD’nin Kürt politikasındaki amacı şimdilik, Saddam’dan kurtulma
çabalarına hizmet etmektedir. Ancak K.Irak’ta kurulan parlemento,
oluşturulan bir ordu, yani belki bağımsız bir Kürt devleti,
Washington’dan gelecek yeşil ışığı beklemektedir.
B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER : Yoktur.
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Eser ABD’nin birçok insan tarafından bilinmeyen yakın geçmiş zaman ve
orta vade politikalarını belgeleriyle birlikte ortaya koyması
dolayısıyla okunması gereken faydalı bir eserdir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
aydınn
Moderatörler
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 429
Yaş : 25
Nerden : istanbul
Ruh Haliniz :
Hangi Takımlısızı :
Kayıt tarihi : 25/08/08

MesajKonu: Geri: Kitap Özetler | DestroyeR |   C.tesi Eyl. 06, 2008 5:59 am

ADIM ADIM HAYATA - İPEK ONGUN

Kitap Serra adında bir gencin günlüğü şeklinde düzenlenmiş. Kitapta
Serra’nın yani Serra aracılığıyla gençlerin sorunlarını ele alıyor.
Amaç, hayatta hem başarılı, hem de mutlu olmak...
Serra çalışmalarının sonucunda üniversitede istediği bölüm olan
Bilkent’in dört yıllık Turizm Bölümünü kazanıyor .Arkadaşlarından
Dilek, ODTÜ Mimarlık Bölümü’nü kazanıyor. İkisi de Ankara’da okuyacağı
için birlikte ev tutmayı planlıyorlar.
Aylin; Boğaziçi Üniversitesini, Toprak; İstanbul Hukuk Fakültesini,
Simten ve Burak; Marmara Üniversitesini kazanıyorlar. Sınıflarının en
başarılı kızı olan Sıla ise hiçbir yeri kazanamıyor. Bu habere hepsi
çok üzülüyorlar.
Kayıt işlemleri başlıyor. Serra ile Dilek Ankara’da ev tutmak
istiyorlar, fakat aileleri yurtta kalmalarının daha iyi olacağını
düşünüyorlar. Sonunda kızlar ailelerini ikna ediyor ve
Ankara-Bahçelievler de iki katlı bir ev kiralıyorlar. Ailelerinin de
yardımıyla evi düzenleyip yerleşiyorlar. Ve üniversiteye başlamak için
hazırlıklara başlıyorlar.
Serra ilk gün bir gurup arkadaşla tanışıyor. Bu gurup Betül, Alev, Ege,
Tarık ve Oktay’dan oluşuyor. Fakat Dilek kendine arkadaş bulamıyor.
Serra ve arkadaşları dersler başlamadan Ürgüp’e gitmeye karar
veriyorlar. Ve hafta sonu yola çıkıyorlar. Oktay daha evvel Ürgüp’e
gittiği için onlara her yeri gezdiriyor. Böylece iki günlük gezileri
sona eriyor. Gezi sayesinde birbirlerini tanımaya başlıyorlar.
Serra arkadaşlarını Dilek’le tanıştırıyor. Dilek okulda kendisine hale
bir arkadaş bulamıyor . Bu arada yılbaşı da yaklaşıyor. Ege’nin evinde
düzenlenen yılbaşı partisine Dilek’i de davet ediyorlar. Böylece Dilek’
te kendine arkadaş buluyor. Bu arada Oktay ile Serra arasında
yakınlaşmalar oluyor.
Serra ve Dilek sömestr tatili için İstanbul’a döndüklerinde Sıla’nın
annesinin öldüğü haberini alıyorlar. Sömestr tatilini Sıla’yı teselli
ederek geçiriyorlar
Ankara’ya döndüklerinde Serra ile Oktay arasındaki ilişki ilerliyor.
Betül’de Oktay’dan hoşlanıyordur. Serra ve Betül arasında
anlaşmazlıklar oluyor. Tüm bu sorunları kısa sürede çözümlüyorlar. Sene
sonu geldiğinde birbirlerinden ayrılacakları için biraz
hüzünleniyorlar. Gelecek dönem birlikte olma fikri onları rahatlatıyor.

Serra stajı için teyzesinin yanına İzmir-Çeşme’ ye gidiyor. Fakat
Serra’nın stajı sandığı kadar keyifli olmuyor. Çalıştığı ortamda hiç
bir şey öğrenemiyor ve daha fazla devam etmiyor.
Oktay ile Serra aralarında sorunlar yaşıyorlar. Oktay Serra ‘dan özür
dilemek amacıyla yılbaşında ona bir sürpriz hazırlıyor ve ailesiyle
tanıştırıyor. Serra ve Oktay yaşadıkları beraberlik sonucunda bir çok
anıları oluyor. Yeni yıla nasıl başlarsan bütün yılın öyle geçeceğine
inanıyorlar. Serra ve Oktay her zaman birbirlerine sağdık kalacakları
için söz vererek yeni yıla beraber giriyorlar.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
aydınn
Moderatörler
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 429
Yaş : 25
Nerden : istanbul
Ruh Haliniz :
Hangi Takımlısızı :
Kayıt tarihi : 25/08/08

MesajKonu: Geri: Kitap Özetler | DestroyeR |   C.tesi Eyl. 06, 2008 5:59 am

KİTABIN ADI.........................Ar aç Tarih Amaç Tanzimat / (Tarih-İ Cevdet’in Siyasi Anlamı)
KİTABIN YAZARI....................Cris toph K. NEUMANN / ÇEVİREN : Meltem ARUN
BASIM TARİHİ.......................1 999
KİTABIN YAYIM MAKSADI........Tanzimat Dönemi Tarih Anlayışının İzahı İçin Yazılmıştır.

KİTABIN ÖZETİ :
Ahmet Cevdet Paşa Tanzimat döneminin en ünlü şahsiyetlerinden biridir.
Yazdığı Tarih-i Cevdet de son dönem Osmanlıca metinlerin en
önemlilerinden biri olarak kabul edilir. Daha sade, daha arı bir
edebiyat dilinin ilk ustalık örneklerinden olduğu kadar, 1774 – 1826
arası Osmanlı İmparatorluğu tarihinin standart anlatısı olması da bu
değerlendirmede rol oynar. Eser üç ana konuyu ele almaktadır:
Ahmet CEVDET
Genel olarak Osmanlı Tarih Yazıcılığı
19. yy. Osmanlı Tarihi
Bu üç ana konu ışığında sırasıyla:
1.Bölüm: Bir Tarihin Tarihi başlığı altında 12 ciltlik TARİH-İ CEVDET
isimli külliyatının kaleme alınışı ve metnin iç yapısı incelenmiştir.
2.Bölüm: Ahmet Cevdet’in SİYASİ TASVİRLERİ başlığı altında ilmiyenin çöküşü, III. Selim’in tahttan indirilişi ve Napolyon.
3.Bölüm: Tarih-i Cevdet’in yöntemi ve uygulaması başlığı altında Cevdet’in tarih yazıcılık yöntemi, İbn Haldunculuk.
4.Bölüm: Ahmet Cevdet’in siyasi görüşleri başlığı altında, tarihten
çıkarılan dersler ve Tanzimatın bir savunusu konuları işlenmiştir.
1. BÖLÜM:
Tarih-i Cevdet oluşumu 30 yıla yayılan bir metindir. Tanzimat Döneminin
standart bir anlatısını oluşturan 12 ciltlik bu kitap, ilmiyeye yapılan
bir eleştiriyle başlar. A. Cevdet “Ulema-yı Resmiye” dediği, dönemin
aydınlarını tasvir eder. İlmiye konusu bütün külliyatta yaygın şekilde
mevcuttur. III. Selim’in tahttan indirilişi ve Napolyon Bonapart’ın
değerlendirmesi dahil dönemin siyasi olaylarına hakim bir eserdir.
Eserin genel yapısında tarihi nedensellik konsepti göze çarpar. Eserin
son cildinde tarihin ibret vermek için yazıldığı felsefesine dayalı
fikirler öne sürer. Son bölümde ise Osmanlı İmparatorluğu’nda dinin
oynadığı rol ve siyasi etkilerden bahseder.
Ahmet Cevdet 27 Mart 1823’te Bulgaristan – Lofça’da doğdu. Zengin bir
ailenin mensubuydu. 1850 yılında, 1774-1826 arası Osmanlı Tarihini
yazma görevini üstlendiğinde genç bir hukuk ve din adamı, müderristi.
Reşid Paşa’ya olan bağlılığı neticesinde siyasi görevler de almaya
başladı. Bunlardan ilki 1849’da gizlice Macar Mülteci Sorununu çözmek
üzere Bükreş’e gönderilmesidir. 1855 yılında kendisine vakanüvis
denilen imparatorluğun resmi tarihçisi unvanı verilmiştir. Bu arada
Galata Mollası görevini de yapıyordu.
1774 Küçük Kaynarca Barış Antlaşmasından, Kafkas Coğrafyasından,
Dağıstan tarihinden, Prusya Kralı Friedrich’in ölümünden, 1787 Osmanlı
– Rus Savaşlarından ve daha birçok tarihi ve siyasi hadiselerin
etkilerini kaleme almıştır. Bu arada Osmanlı üst yönetiminin üyesi
olarak, Kuleli ayaklanması gibi siyasi olaylardan ziyade devlet
hazinesindeki kıtlık ve yetersiz bürokrasi gibi iç meseleler üzerinde
duruyordu.
Eserin 5. Cildinden itibaren III. Selim’in reformları ile birlikte,
Tarih-i Cevdet isimli eseri bir “Devlet-i Aliye” tarihinden çıkıp
Avrupa merkezli dünya tarihi görünümü kazanır.
6. cilt Fransız İhtilali ve etkileri ile başlar ve bu cilt ile beraber
Osmanlı Tarihini Avrupa Tarihi ile etkileşimli olarak anlatmaya başlar.
Ahmet Cevdet bu arada kariyer olarak da Şeyhülislamlık mertebesine aday
hale gelmiştir. Bir yıllık Bosna görevi ve Anadolu’daki ayaklanmaları
bastırmak üzere aldığı Fevkalade Müfettiş görevleri onu bu noktaya
getirmiştir. Vezirliğe atanır ve kendisine hayat boyu maaş bağlanır. Bu
arada zamanın ilmiyesine karşı hep eleştirel tutumu devam etmektedir.
1869 yılında, adliye nazırı görevindeyken Mecelle Cemiyeti kurulur.
Cemiyetin amacı medeni kanunu hazırlarken, Fransız Code Civil’i
çevirirken tam bir çeviri olarak değil, toplumun sarflarına uygun
olarak hazırlamaktı.
Tarih-i Cevdet’in son ciltlerinde Rusların Balkan politikası üzerine
son derece dengeli yargılar yer alır. Rusları birkaç kez sinsi, içten
pazarlıklı ve güvenilmez olarak tanımlar ve bir Rus fobisine işaret
eder. Bu arada Mithat Paşa ile sorunlu ilişkiler yaşayan Ahmet Cevdet
1875’i geri bıraktığında Mithat Paşa’yı devletin iflasıyla küpünü
doldurmakla suçlar. Sultan Abdülaziz ve Valide Sultan Pertevniyal onun
devlet erkanında tek dayanaklarıydı. II. Abdülhamid’in tahta
geçmesiyle, aynı yakınlığı ondan göremeyen Ahmet Cevdet siyasi arenada
iyice yalnızlaşır. Ancak o Encümen-i Daniş tarafından kendisine verilen
tarih yazmacılığı görevini yerine getirmekte ve 12 ciltlik eserini
Vaka-i Hayriye (Yeniçerilerin yok edilişi) ile tamamlar.
Ahmet Cevdet 27 mayıs 1895 Bebek’teki yalısında hayata gözlerini yumar.
“Araç Tarih Amaç Tanzimat” isimli bu kitapta külliyatın iç yapısına dair sayfa karşılaştırmaları ve teknik yapı mevcuttur.
2. BÖLÜM:
Kitabın ikinci bölümünde Ahmet Cevdet’in İlmiyenin çöküşüyle alakalı
eleştirel yaklaşımı yer almaktadır. Eleştirilerinde daha ziyade
şahısları hedef alıyor. Hatır için yapılan atamalar, makamların
liyakatsiz kişilere teslimi, okuma yazma bilmeyen yaltakçıların kadı
olarak atanmaları İlmiyenin çöküşünü hazırlayan sebepleri teşkil
ediyordu. Böylece ulema hakkındaki ilk suçlamasını açığa vuruyordu. O
da cehalet. Ulema-yı Resmiye diye tasvir ettiği aydın kesimi İlmiyenin
çöküşünden sorumlu tutar. Ayrıca kapalı çevre oluşturan bazı ulema
ailesini de kınıyordu. Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümüyle sonuçlanan ve
III. Selim’in tahttan indirilişini hazırlayan ayaklanmada, ayaklanmayı
ulemanın meşrulaştırdığını anlatır. III. Selim’in tahttan indirilişini
bir felaket örneği olarak ifade eder. Kitabında tahttan indiriliş
nedenlerini uzunca anlatır. III. Selim’in başarısızlık nedenleri olarak
reform için göndermiş olduğu muhtıraların yetersizliği, kamuoyunun
Selim’in musahiplerine duyduğu öfke, lüks hayat, Boğaz’da yapılan
ihtişamlı geceler, bu arada Fransızların Mısır’a girmesi olarak ifade
eder.
Ahmet Cevdet kitabında III. Selim’in yumuşak başlılığından bahsederken
bir zıt özellik olarak reformcu kişiliğini göz ardı etmez. “Tarih-i
Cevdet”inde Müslüman hükümdarların karakter tahlilini yapar. Ancak
Tarih-i Cevdet’te en çok adı geçen kişi Napolyon Bonapart’tır.
Napolyon’un İstanbul’un dünyanın başkenti özelliğini taşıdığını
düşündüğünü iddia eder. Napolyon’un Avrupa’yı Batı-Fransız, Doğu-Rus
olmak üzere ikiye ayırmak istediğini ve sonra Rusya’yı Avrupa
siyasetinden uzaklaştırmayı hedeflediğini yazar. Bu arada Napolyon’u da
karakter olarak irdeler ve onu başarısızlığa iten sonuca varır. Gurur
ve kibir.
Napolyon’u Osmanlı İmparatorluğu’nu Ruslarla başlayan savaşa sokmakla, Osmanlı-İngiliz dostluğunu bozmakla itham eder.
3. BÖLÜM :
“Araç Tarih Amaç Tanzimat” isimli bu eserin 3. Bölümünde tarih
yazıcılık yöntemi, kendi tarihçilik ilkeleri hakkındaki yazıları,
kaynakları kullanışı yer alır. Bu tarihçilik yöntemi ile İbn-i Halduncu
olarak bilinir. Cevdet, İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinin bir kısmını
çevirmiştir. İbni-i Haldunizm öğretisi kimileri tarafından siyasi bir
sistem şeklinde kimileri tarafından da bilimsel akılcılık şeklinde
bazıları tarafından da uhrevi ağırlıklı tarih anlayışıdır.
4. BÖLÜM :
Kitabın 4. Bölümünde Ahmet Cevdet’in siyasi görüşünü anlattığı tarihten
çıkan dersler, nizamın sağlanması, memur ve iktidarların kullanılması,
kamuoyu ve pragmatik siyaset gibi konular yer almaktadır.
Kitabın son bölümünde pragmatizm ve İslamiyeti karşılaştırır, Tanzimatı
irdeler, Tanzimatın bir taklitçilik değil, baskıya karşı gizli bir
direnç ve orta yolu arama iradesi olduğunu savunur.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
aydınn
Moderatörler
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 429
Yaş : 25
Nerden : istanbul
Ruh Haliniz :
Hangi Takımlısızı :
Kayıt tarihi : 25/08/08

MesajKonu: Geri: Kitap Özetler | DestroyeR |   C.tesi Eyl. 06, 2008 6:00 am

JOHN HOLT – ÇOCUKLAR NEDEN BAŞARISlZ OLUR
ÇOCUKLAR NEDEN BAŞARISIZ OLUR?
Çocuklar başarısız olamazlar, bizler tarafından adeta başarısızlığa
itilirler. Aslında her çocuk keşfedilmeyi bekleyen gizli bir hazinedir.
Azimli, inançlı, kararlı, idealist kaşiflerle karşılaşmayı bekleyen
hazineler... Ne kadar üzücü ki bu karşılaşmayı gerçekleştiremeyen
öğrenciler. Zaman içinde ilgi ve isteklerini yitireceklerdir. Kaybedeni
oynamaktan başka çareleri yoktur onların.
Öğrencilere sıfatları biz öğretmenler veririz:tembel öğrenci, ilgisiz
çocuk, zeki öğrenci,akıllı çocuk,başarısız çocuk vb. hiçbir çocuk
başarısız olarak doğmaz. Onda hep gelişmeye, geliştirilmeye müsait bir
yön vardır. Gardner’in “çok yönlü zeka teorisi” ne göre “Başarısız
çocuk yoktur, keşfedilmemiş çocuk vardır.” Bu ilke öğretmenlerin
okulların hatta tüm bir eğitim sisteminin temel taşı olmalıdır. Bu
bebeğin ilk üç aylık gelişim evresinde öğrendiği hızla öğrenecek bir
yetişkin ancak binde bir hatta on binde bir çıkar. Durum böyle iken
çocuklar okullarda başarısız olur çıkarlar. İşte eğitimde temel sorun
bu olmalıdır. neden ve nasıl olur da sürekli ilerleme kaydeden bir
çocuk,okul hayatında birden gerilemeye başlar? Bizler mevcut eğitim
sistemiyle çocukların en önemli özelliklerini,sonsuz kapasiteye sahip
zekalarını köreltiyoruz. Sudan çıkmış bir balık misali öğrenciler önce
bir çırpınıyorlar. Ardından da zekanın ölümü gerçekleşiyor. zekaya
yanlış bir bakış açısıyla bakıyoruz. Zeka çocuğun yaşamı anlamlandırma
tarzı,onun hayata bakışıdır. O küçük penceresine okuldaki eğitimle koca
bir dünyayı sığdırmaya çalışır. Çünkü bizler ona dünyadaki her şeyi,
her olayı, herkesi bizim istediğimiz tarzda anlamaya me3cbur olduğunu
söylemişiz. Öğrenciye hayatı nasıl gördüğünü sormaz onun yerine nasıl
görmesi gerektiğini söyleriz. Öğretmenleri gibi, ana babaları gibi ya
da şu veya bu kişi gibi düşünmeleri gerektiğini öğütlüyoruz onlara.
Okullarda gerekli gereksiz şeyleri belirli bir düşünme sistematiği
içersinde yoğunlaştırılmış olarak öğretiyoruz. Eğer çocuklar her
öğretileni akıllarında tutsalar ya da hayatlarında uygulamaya
çalışsalar da ne çok gereksiz şey öğrendiklerini zaman ilerledikçe
göreceklerdir.
Eğitim dediğimiz süreç çocuklara korkutarak bir şeyler yaptırmayı hedef
alan, onları memnun edememe, başkaları karşısında küçük düşme, hata
yapma, yanlış davranma vb için yapılan etkinliklerdi. Çocuklar risk
almak, denemek, zor olana adım atmak istemezler. Korkutmuşuz onları.
Bizim için ideal öğrenciler; pasif,itaatkâr söz dinleyen öğrenilendir.
Halbuki çocuklar merak ettikleri sürece bir şeyler öğrenirler. Eğitim
onları daha meraklandıracak bir süreç olmalıdır. Eğitim çocukların beş
duyu organlarını hatta altıncı hislerini geliştirmeye yönelik olmalıdır
aslında onların dünyalarına girmek çok kolayken biz hep zor olanı
tercih etmişiz. Yetişkin ve anlayışlı biriyle konuşarak en başarısız
sorunlu öğrenciler bile belirli bir başarı seviyesine yükselmişlerdir.
Bir insanı sözlerimize inandırmak istiyorsak önce kendimiz inanmalıyız.
Dürüst olmalıyız onlara karşı. Düşünmekle yükümlü olduğumuz şeyleri
değil düşündüğümüz şeyleri söylemeliyiz. Hata yaptığımızda ya da
bilmediğimiz bir problemle karşılaştığımızda bunun bizden
kaynaklandığını açıkça dile getirmeliyi. Hatanın insana özgü bir şey
olduğunu anlatmalıyız. “Çocuktur” deyip geçeriz. Çocuk deyip geçmemek
lazım. İşte o geçmek istediğimiz yerde durun bir düşünün!“Her insan,
okumasını bilirseniz bir kitaptır”.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
ÖMER
Üye
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 37
Yaş : 26
Nerden : istanbul \ bolu
Ruh Haliniz :
Hangi Takımlısızı :
Kayıt tarihi : 28/08/08

MesajKonu: Geri: Kitap Özetler | DestroyeR |   C.tesi Eyl. 06, 2008 12:58 pm

inş. bir gün ihtiyacım olurda kullanırım saol
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Kitap Özetler | DestroyeR |
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Güzel ve Etkili Konuşma (e-kitap)
» Tüm c ve c++ kitapları
» 1000 Kitap Özeti Yeni Link! Tek Tek! Tamamını İndirmenize Gerek Yok!

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
...:::SanaL.Bosfforuma HoşGeldiniz:::.... :: .·´¯(_.·´(_.·´¯(_Kültür - Sanat - Tarih - Biyografi - Şiir_)¯`·._)¯`·._)¯`·. :: Edebiyat-
Buraya geçin: